Friday, December 19, 2025

Sıkıntının Felsefesi // Lars Fr. H. Svendsen

Sıkıntının Felsefesi // Lars Fr. H. Svendsen
Çeviren: Murat Erşen
Dünyada arzulanan mevcudiyet daima farklılaştığı için, namevcudiyete dönüşür. Sanki her düşünüm, nostaljik bir dikiz aynasına dalıp gitmiş duygusal bir bakıştan kaynaklanıyordur.
İçinde yaşadığımız ütopya en küçük ihtiyaçlarımızı bile tatmin edebilir. Ütopyada eksik olan hiçbir şey yoktur -anlam hariç. Bu anlamın peşine düşer düşmez ütopya çatlar.
Bir ütopya asla tamamen gerçekleşemez, zira gerçekleşim demek sıkıntı demektir ve bu sıkıntı sonunda tüm ütopyayı içerden yıkar.
Sıkıntı problemi, başka şeyler arasında, gerçekliği "yitirmek" olgusundan da oluşur.
Tamamen nesneleştirilmiş ve tüm niteliklerden yoksun kalmış bir dünyadan daha sıkıcı ne vardır?
Sıkıntıyı insanmerkezcilik doğurmuştur ve teknomerkezcilik "her şeyin merkezi insan"dan nöbeti devraldığında bunun sıkıntısı ancak daha derin olur.
Salt işlevsellikle ve verimlilikle tanımlanan bir kültürde, sıkıntı hüküm sürer, zira dünyanın niteliği tüm bu şeffaflık içinde, her şeyi kapsayan bu aşırı görünürlük içinde yok olmuştur. Böyle bir kültürün bağrındadır ki, uyuşturucu ve cinsel deneyimler -ya da neden olmasın, yeni dinsel bulutsular içinde erime- çok kuvvetli bir çekicilik yaratır, çünkü bizi gündelik yaşamın tekdüzeliğinden çıkartacakmış ve bize daha da tahrik edici yeni ufuklar açacakmış gibi görünür. Maalesef, ihlal pratiklerini de içeren, bu aşırılıklar, kendisinden doğdukları arzuyu asla tatmin edemezler.
Belli bir sıkıntıya dayanma yetisi olmadı mı, sefil bir yaşam ya da sıkıntıdan ebedi bir kaçıştan ibaret bir hayat sürdürülür. İşte bunun içindir ki tüm çocuklara sıkılmayı öğretmek gerekir. Bir çocuğu sürekli meşgul etmek, onun eğitiminin önemli bir yanını es geçmektir.
Sıkıntı şeyleri alışıldık bağlamlarından koparıp alır. Böylece şeylerin yeni bir görünüşüne ve giderek, ilkin onlardan her anlatımı soyduktan sonra onlara yeni bir anlam verme olasılığına müsaade eder. Olumsuzluğu nedeniyle, sıkıntı olumlu bir tersine çevirme olasılığı barındırır.
Romantik insanın problemi kendi boyutunu tanımaması ve olduğundan daha büyük olmaya özlem duymasıdır: hiçbir sınır onu durduramaz (impossible is nothing) ve o tüm dünyanın üstesinden gelmek ister. İşte bunun içindir ki sınırsız bireyi arzulayan romantizm aşırılığa ve barbarlığa yol açar. Oysa sadece hudutlar anlam verir.
Yalnızlık her insanın payına düşse bile tamamen kişiseldir. Yalnızlık kendinde elbette iyi değildir. Çoğunlukla bir ağırlık olarak hissedilir, ama bir potansiyel de barındırır. Tüm insanlar tek başınadır, bazıları diğerlerinden daha yalnızdır, ama kimse bundan kaçamaz. Her şey, yalnızlığın bir namevcudiyet olarak mı yoksa bir dinlenme olanağı olarak mı ele alınacağına bağlıdır. Olaf Bull "yalnızlığın tatlı, ağırbaşlı tini"nden çok güzel bahseder. Yalnızlıkta, hareketleri öylesine hızlı olduğu için sürekli ellerinin arasından kayıp duran insanlara ve şeylere dayanmak yerine insan kendisine dayanabilir.
Yalnızlık ve bilinç/vicdan benimki olduğuna göre, sıkıntı da benim sıkıntımdır. Bu, sorumluluğunu taşıdığım bir sıkıntıdır.
Vicdan, sürdürdüğümüz hayat üzerine düşünmeye davet eder. Ve bu da zaman ister. Üretkenliğin değer olarak ortaya çıktığı çağımızda her şeyin en kısa zamanda gerçekleşmesini istiyoruz, ama varlığımızın en derinine dokunan bu türden bir düşünüm ise tam da zaman icap ettirir. Yoksa asli olanı es geçeriz. Sıkıntı üstüne yoğunlaşmak bakımından dış koşullar nadiren idealdir. Bununla birlikte, bol bol zamana sahip olmak sıkıntının asli özelliğidir. Ama acele etmeyip zamanımızı iyi kullanmak yerine, onu boşa harcamayı seçiyoruz. Tüm bu hazlar -tatiller, televizyon, içki, uyuşturucu, izdiham- bizi mutlu kılıyor mu? Aramızdan çoğunu kuşkusuz hayır, olsa olsa bunlar sayesinde belli bir süre daha az mutsuz oluyoruz.
Doğumdan ölüme bir tek haz yolculuğu olacak bir yaşam bize yaraşmaz görünür. Yaşamın acısını reddetmek insanlığını kaybetmektir. ... Bize rahatsızlık veren bir yaşam yaşamak bir ödevdir. Bu ödev bizi kaçınılmaz olarak sıkıntıya götürür. Bu ödevden bir tür sıkıntı ahlakı doğar: Sıkıntıyı yaşamak için zaman ayırmak zorundayız, çünkü onda daha iyi bir yaşam vaadinin yankısı çınlar.
Yaşamın sorunlarını ortadan kaldırmak için nasıl yaşamalı? Bir kez daha, evrensel bir reçete pek bulunmaz. Sadece sorunlu olmayan bir hayat yaşanabilir mi? Önemli olan sorunlar için değil de sorunlarla birlikte yaşanabilecek bir perspektif bulmaktır.
Otantik bir ben yaratmak için elbette hiçbir sihirli formül veremem; dahası özdüşünüm, başkalarının reçetelerinden korunarak, kendimiz için girişilmesi gereken bir iştir. Kendi için düşünme özenini/görevini ötekine bırakmak, yapılması gerekenin tam tersini yapmaktır.
Schopenhauer'den Zappffe'ye kadar, filozofları takiben, varoluşun illa ki saçma ya da trajik olduğunu, örneğin Leopardi'nin durmadan tekrarladığı gibi, tüm mutluluğun ancak bir yanılsama olabileceğini haklı göstermek fazla ileri gitmek olur. Bir çok insan varoluşa gerçekten anlam bulur ve onların yaşamının "esasında" hiçbir anlamı olmadığına keyfi olarak karar vermenin filozofların ya da başkalarının işi olduğunu düşünmeyi reddediyorum.

Sıkıntıya karşı önerilen tüm çarelere gelince -sanat, felsefe yapmak, aşk ya da Tanrı'yla ilişki-, bunlar kendi kendilerini hedefleyen girişimler olmalıdır, yoksa sıkıntıdan kaçmanın bir yoluna indirgenmeyi hak etmezler. 

No comments:

Post a Comment

Anlam Masalı // Ahmet İnam

Anlam Masalı Yazı bakıyor bana. Ben de ona. Soruyor: ”Anlamım ne?” İçini yazanın anlamı. Kendini kazanın anlamı. Hayatını yazıya vuranın anl...